Kateterle ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonları (KİKDE), santral venöz kateter (SVK) ile hemodiyalizin en yaygın, ölümcül ve maliyetli komplikasyonlarından biridir. LOCK IT-100 çalışması, SVK ile hemodiyalize giren hastalarda KİKDE'leri önlemede taurolidin (13,5 mg/ml) ve heparini (1000 ünite/ml) birleştiren taurolidin/heparin kateter kilitleme solüsyonunun etkinliğini ve güvenliğini heparine karşı karşılaştırmayı hedeflemiştir.
LOCK IT-100, ABD’deki 70 merkezde SVK ile idame hemodiyaliz tedavisi gören erişkinlerin dahil edildiği randomize, çift kör, aktif kontrollü, çok merkezli, bir faz 3 çalışmadır. Katılımcılar, taurolidin/heparin kateter kilit solüsyonu veya heparin kontrol kateter kilit solüsyonu (1000 ünite/ml) ile 1:1 oranında randomize edilmiştir. Birincil sonlanım noktası, Klinik Karar Komitesi tarafından değerlendirilen KİKDE süresiydi. İkincil son noktalar ise; kateterin herhangi bir nedenle çıkarılması ve kateter tıkanıklığı olarak değerlendirilmiştir. Veri ve Güvenlik İzleme Kurulu, önceden belirlenmiş bir ara analize dayanarak, herhangi bir güvenlik endişesi olmaksızın etkililik açısından çalışmanın erken sonlandırılmasını önermiştir.
Çalışmaya dahil edilen popülasyonda (N=795), taurolidin/heparin kolunda dokuz hastada (n=397; %2 ) ve heparin kolunda 32 hastada (n=398; %8) KİKDE tespit edilmiştir. 1000 kateter günü başına olay oranları sırasıyla 0,13 ve 0,46 iken; KİKDE'ye kadar geçen zaman farkı istatistiksel olarak anlamlı olup taurolidin/heparin lehine bulunmuştur (P <0,001). Risk oranı 0,29 (%95 güven aralığı, 0,14 ila 0,62) olup, taurolidin/heparin ile heparine kıyasla KİKDE riskinde %71'lik bir azalmaya karşılık gelmektedir (Tablo 1, Şekil 1). Kateterin herhangi bir nedenle çıkarılmasına kadar geçen süre veya kateter açıklığının kaybı açısından çalışma kolları arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştir. Taurolidin/heparinin güvenliği heparin ile karşılaştırılabilir düzeyde olup tedaviyle ortaya çıkan çoğu yan etki hafif veya orta şiddette tespit edilmiştir.
Taurolidin/heparin, hemodiyaliz alan çalışma katılımcılarında SVK yoluyla KİKDE gelişme riskini heparine kıyasla benzer bir güvenlik profiliyle azaltmıştır.
Hemodiyaliz hastaları, SVK yoluyla sık damar erişimine ihtiyaç duymaları ve bağışıklık sistemi baskılanmış olmaları nedeniyle kan dolaşımı enfeksiyonları açısından yüksek risk altındadır. Kateterle ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonları, daha yüksek ölüm riskiyle ilişkilidir ve metastatik enfeksiyonlar gibi komplikasyonlara yol açabilir. SVK'ye bağımlı hastalarda KİKDE'lerle ilişkili önemli morbidite, mortalite ve maliyet göz önüne alındığında, KİKDE'lerin önlenmesi karşılanmamış bir ihtiyaçtır. SVK'ler hemodiyaliz damar girişlerinin yaklaşık %19'unu oluştursa da vasküler erişimle ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonlarının %70'ini oluştururlar. Antimikrobiyal kilit çözümleri KİKDE'leri önleyebilir. Taurolidin/heparin, taurolidin 13,5 mg/ml ile heparini birleştiren yeni bir antimikrobiyal kateter kilitleme çözümüdür. Taurolidin, direnç göstermeyen etki mekanizmasına sahip antibakteriyel ve antifungal bir ajandır. Taurolidin/heparin, her hemodiyaliz seansından sonra SVK'nin arteriyel ve venöz lümenlerine bırakılacak ve orada kalacak şekilde tasarlanmıştır. Bir sonraki seansın başlangıcından önce, sistemik uygulama yapılmadan aspire edilir.
Bu çalışmada taurolidin/heparin kullanımıyla KİKDE'lerde %71'lik bir azalma bulgusu, hemodiyaliz hastalarında daha önce yapılan iki çalışmanın bulgularıyla tutarlı şekilde bulunmuştur.
LOCK IT-100'ün sonuçları, hemodiyaliz için kullanılan SVK'lerdeki KİKDE'lerde önemli bir azalmayı açıkça belgelemektedir. KİKDE'lerdeki bir azalma, önemli klinik ve kamu politikası etkileriyle birlikte hastaneye yatışları azaltarak bu hassas popülasyonda yaşam kalitesinin iyileşmesine neden olabilir. Taurolidin/heparinin mevcudiyeti, arteriyovenöz erişim için olası yerler kalmadığı için SVK'den başka seçeneği olmayan hastalara fayda sağlayabilecektir. KİKDE'lerin azaltılması hemodiyaliz hastası bakımın verimliliğini artıracak ve hastaneye yatışların sayısı ile süresi ile genel maliyetleri azaltacaktır.
Sonuç olarak, yeni bir antimikrobiyal kateter kilitleme çözümü olan taurolidin/heparin, herhangi bir güvenlik endişesi olmadan hemodiyaliz alan hastalarda SVK yoluyla standartla karşılaştırıldığında KİKDE riskini önemli ölçüde azaltır. Bu bulgular, hemodiyaliz hastalarında taurolidin/heparin kullanımını, bu hassas hasta popülasyonunda çok önemli klinik, ekonomik ve yaşam kalitesi yükleriyle ilişkili olan KİKDE riskini azaltmak için kullanımını desteklemektedir.


(Agarwal AK, Roy-Chaudhury P, Mounts P, Hurlburt E, Pfaffle A, Poggio EC. Taurolidine/Heparin Lock Solution and Catheter-Related Bloodstream Infection in Hemodialysis: A Randomized, Double-Blind, Active-Control, Phase 3 Study. Clin J Am Soc Nephrol. 2023 Nov 1;18(11):1446-1455. doi: 10.2215/CJN.0000000000000278. Epub 2023 Sep 6. PMID: 37678222; PMCID: PMC10637459)
Lupus nefriti (LN), sistemik lupus eritematozus'un (SLE) ciddi belirtisi olup önemli bir morbidite, mortalite nedenidir. LN, SLE hastalarının yaklaşık olarak %40'ında görülür. LN’li hastaların böbrek fonksiyonunu korumak için, SLE aktivitesinin hızlı ve sürekli olarak baskılanması gereklidir. LN'li hastaların sadece az bir kısmında 12 aylık tedaviden sonra tam yanıt elde edilir. Çalışmalarda LN’li hastaların yaklaşık %13-37'sinde standart tedavi sonrası 3-5 yıl içinde böbrek alevlenmesinin meydana gelebileceği belirtilmiştir. Bu hastaların son dönem böbrek hastalığına (SDBH) ilerleme riski göz önüne alındığında yeni tedavilerin geliştirilmesi tıbbi bir zorunluluktur. Lakin Sınıf IV LN'li hastaların yaklaşık %44'ü 15 yıl içinde SDBH'ye ilerlemektedir. Belimumab, çözünür stimülatör proteine bağlanan rekombinant bir insan immünoglobulin G1λ monoklonal antikorudur. Belimumab, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dahil birçok ülkede ≥5 yaşındaki otoantikor (+) SLE'li çocuk hastalarda ve standart tedavi alan aktif yetişkin LN'li hastalarda tedavi onayı almıştır. Belimumab yakın zamanda ABD'de standart tedavi alan aktif LN'li çocuk hastaların tedavisi için de onaylandı. Hem yeni tanı alan hem de nüks LN'li hastaları kapsayan faz 3 BLISS-LN çalışması, standart tedaviye intravenöz belimumabın eklenmesiyle aktif LN'li hastalarda böbrek sonuçlarını iyileştirdiğini gösterdi. BLISS-LN çalışmasının post hoc analizi yapıldığında belimumab+standart tedavi alan hastalarda, plasebo+standart tedavi alan hastalara kıyasla zaman içinde LN alevlenmesi riski azalmış ve böbrek fonksiyonu daha iyi korunmuştur. Nüksün, LN'li çocuklarda kronik böbrek hastalığına ilerlemenin bir göstergesi olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle yeni tanı konulan ve nüks görülen hastalar arasında proteinüri düzeyleri, kronik böbrek hastalığının evresi, immün yaşlanma, T hücresi tükenmesi veya başka şekilde değişen bağışıklık yollarının farklılığından dolayı belimumab'a farklı cevaplar meydana gelir. Yeni tanı alan SLE hastalarında nükseden SLE hastalarına göre yeni başlangıçlı hipertansiyona sahip olma ihtimalinin daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Kılavuzlar, organ hasarına neden olmasından dolayı yüksek doz kortikosteroid kullanımının bu hasta guruplarında en aza indirilmesini önermektedir. BLISS-LN çalışmasının bu post-hoc alt grup analizlerinin amacı, yeni tanı konan ve nüks eden LN’li hastalarda standart tedavi+plasebo ile standart tedavi+belimumab alan hastaların böbrek sonuçlarını karşılaştırmaktır. Bu çalışmada aynı zamanda bu 2 grup hastada pulse glukokortikoid tedavisi alan ve almayan hastaların böbrek sonuçlarının da değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Anders ve arkadaşları yaptıkları bu çalışmada aktif LN'li 448 hastayı değerlendirmişlerdir. Bu hastalar aylık intravenöz belimumab 10 mg/kg + standart tedavi ve plasebo + standart tedavi alanlar olarak randomize edildiler. Anders ve arkadaşları bu çalışmanın post hoc analizinde; glukokortikoid tedavi alsın ya da almasın yeni tanı alan ve nüks görülen LN’li hastalarda 104. hafta sonunda tam böbrek yanıtını (CRR) ve birincil böbrek yanıtını (PERR), böbrekle ilişkili olay veya ölüme kadar geçen süreyi ek olarak 24. haftadan itibaren ilk LN alevlenmesine kadar geçen süreyi değerlendirdiler.
Resim 1’de görüldüğü gibi yeni tanı alan LN’li hastalarda belimumab alan gurupla plasebo alan grup karşılaştırıldığında PERR açısından anlamlı farklılık saptandı {69/148 [46.6%] vs 55/148 [37.2%]; odds ratio [OR] 1.36 [95% güven aralığı (CI) 0.85–2.20]}. Buna benzer şekilde, nüks eden LN’li hastalarda belimumab alan grupla plasebo grubu karşılaştırıldığında PERR açısından anlamlı farklılık saptandı [27/75 (36.0%) vs 17/75 (22.7%); OR 2.31 (95% CI 1.07–5.01)]. CRR için de bu gurup hastalarda benzer sonuçlar alındı [yeni tanı alan LN: 50/148 (33.8%) vs 36/148 (24.3%); OR 1.49 (95% CI 0.88–2.51) ve nüks eden LN: 17/75 (22.7%) vs 8/75 (10.7%); OR 3.11 (95% CI 1.16–8.31)]. Her iki alt grupta da böbrekle ilişkili olay, ölüm veya LN alevlenmesi olasılığı plaseboya kıyasla belimumab ile daha düşüktü. İndüksiyonda glukokortikoid alsın ya da almasın belimumab plaseboya kıyasla böbrek sonuçlarında daha fazla iyileşmeyle ilişkilidir (Resim 2).
Bu çalışma ile gerek yeni tanı alan gerekse nüks eden LN’li hastalarda indüksiyonda glukokortikoid alsın yada almasın belimumab böbrek sonuçları üzerine faydalıdır.


(Hans-Joachim Anders, Richard Furie, Ana Malvar, Ming-Hui Zhao, Keiju Hiromura, Julia Weinmann-Menke, Yulia Green, Angela Jones-Leone, Daniela Negrini, Roger A. Levy, Liz Lightstone, Yoshiya Tanaka and Brad H. Rovin. Effect of belimumab on kidney-related outcomes in patients with lupus nephritis: post hoc subgroup analyses of the phase 3 BLISS-LN trial. Nephrol Dial Transplant, 2023, 38, 2733–2742)
Fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) ve diğer glomerüler hastalıkların hastalık modellerinde, anjiyotensin II ve endotelin-1'in ayrı ayrı ve birlikte de proteinüriye yol açabilen glomerüler hasara neden olduğu gösterilmiştir. Çeşitli çalışmalar, renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi (RAAS) inhibitörlerinin ve endotelin-1 reseptör antagonistlerinin hem bağımsız hem de birlikte proteinüriyi azalttığını göstermiştir. Faz 2 DUET çalışmasında, ikili endotelin-anjiyotensin reseptör antagonisti sınıfının ilk oral kullanılabilen molekülü sparsentanın; (endotelin reseptörü tip A ve anjiyotensin II reseptörü), 8 haftalık bir sürede irbesartan ile elde edilenden önemli ölçüde daha fazla proteinüride azalmaya yol açtığı saptanmıştır. Bu faz 3 randomize, klinik çalışmada 108 haftalık sürede FSGS hastalarında sparsentan ve irbesartanın, uzun vadeli etkinlik ve güvenlik sonuçları karşılaştırılmıştır.
2018- 2021 arasında toplam 184 hasta sparsentan, 187'si ise irbesartan almak üzere 1:1 randomize edildi. Çalışmaya 8 ila 75 yaş arası, biyopsiyle doğrulanmış FSGS veya FSGS ile ilişkili bir podosit proteininde belgelenmiş patojenik varyantı olan, idrar protein/kreatinin oranı ≥1,5 gr veya GFH ≥30ml/dk/ olan hastalar dahil edildi. RAAS inhibitörleri alan hastalarda ilaçlar, randomizasyondan 2 hafta önce kesildi. Her iki grupta da hastaların özellikleri benzerdi. Sparsentan grubundaki 183 hastanın 166'sı (%90,7) hedef doz (günde 800 mg) ve irbesartan grubu 187 hastanın 169'u (%90,4) hedef dozu (günde 300 mg) aldı. Hastalar, 108. haftaya kadar Sparsentan tedavisini aldılar. RAAS inhibitörlerini de içeren standart tedaviye 108 ila 112. haftalar arasında yeniden başlandı. Son ziyaret 112. haftada (Sparsentan son dozundan 4 hafta sonra) gerçekleşti. Hastalar, idrar protein-kreatinin oranına (≥18 yaş hastalar için ≤3,5 veya >3,5; <18 yaş hastalar için ≤2 veya >2) ve GFH'ye (≥30-<60 ml/1,73 veya ≥60 ml/) göre sınıflandırıldı. 36.haftada kısmi remisyon (idrar protein-kreatinin oranının ≤1,5 olması ve bu oranda başlangıca göre>%40 azalma) proteinüri sonlanımı olarak belirlendi. Böbrek yetmezliğine ilerlemenin bir göstergesi olarak kabul edilen GFH eğimi birincil sonlanım olarak belirlendi. En az 1 doz ilaç alan hastalar dahil 6. haftadan 108. haftaya kadar olan GFH eğimi ve başlangıçtan son olarak 112. haftaya kadar olan GFH değişikliği değerlendirildi. Çalışmanın birleşik sonlanım noktaları idrar protein-kreatinin oranındaki değişikliği, proteinürinin kısmi remisyonu; proteinürinin tamamen gerilemesi (idrarda protein/kreatinin oranının <0,3); böbrek yetmezliği (böbrek replasman tedavisinin başlatılması veya GFH<15 ml/dk); böbrek yetmezliği ( GFH'de en az %40'lık azalma) veya ölüm, GFH'de en az %50'lik azalma, böbrek yetmezliği veya renal nedenli ölüm ve bazal kan basıncı değişikliğini içeriyordu.
36. haftada proteinüride kısmi remisyon olan hastaların sıklığı Sparsentan grubunda, İrbesartan grubuna göre anlamlı oranda daha fazlaydı (%42-%26) (P=0,009). Sparsentan alan grupta idrar protein/kreatinin oranında gözlenen anlamlı farklılık 6 hafta gibi erken bir zamanda gözlendi ve bu azalma 108 hafta boyunca devam etti. İdrar protein/kreatinin oranında ortalama azalma Sparsentan ile %50,0 ve İrbesartan ile %32,3 olarak görüldü. 108. haftada, proteinüride kısmi remisyon oranı Sparsentan grubundaki hastalarda İrbesartan grubuna kıyasla daha fazlaydı (%37,5'e karşı %22,6;). İlk kısmi remisyona kadar geçen medyan süre Sparsentan grubunda 14 hafta ve İrbesartan grubunda 109 hafta olarak gözlendi. Tam remisyon, Sparsentan alan grupta daha sıktı (%18,5'e karşı %7,5) ve İrbesartan alan gruba göre daha erken gerçekleşti. İmmünsüpresif tedaviye başlama veya yoğunlaştırılma oranları her iki gruptaki hastalarda benzer orandaydı (Sparsentan grubunda %16,3 [184 hastanın 30'u] ve İrbesartan grubunda %16 [187 hastanın 30'u]). 108 haftalık takip sonrası, GFH eğiminin değişiminde gruplar arasındaki fark anlamlı değildi (Tablo).

Araştırmadaki birleşik sonlanımlar olan GFH'de azalma miktarı, böbrek yetmezliği veya ölüm açısından bakıldığında Sparsentan grubu ile İrbesartan grupları arasında istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan fark gözlendi. Böbrek yetmezliği gelişimi açısından da İrbesartan lehine istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan farklılık saptandı (Şekil).

Her iki grupta da kan basıncı düşüşü ve kan basınçları ortalaması benzerdi. Her iki grupta tedavi periyodu sırasında en az bir advers olay meydana geldi. En yaygın yan etkiler Covid 19 ve periferik ödemdi. Sparsentan grubunda 68 hastada (%37,0) ve İrbesartan grubunda 82 hastada (%43,9) ciddi advers olaylar meydana geldi. Sparsentan grubunda 26 hastada (%14,1) ve İrbesartan grubunda 22 hastada (%11,8) tedavinin kesilmesine yol açan advers olaylar meydana geldi. Ölümle sonuçlanan yan etkiler Sparsentan grubunda 4 hastada (%2,2) ve İrbesartan grubunda 3 hastada (%1,6) ortaya çıktı. ALT-AST normalinden 3 katından fazla artış, ortalama Sparsentan %2,7 ve İrbesartan %2,2 hastada benzer oranda görüldü. İrbesartan grubunda 1 hastada ilaca bağlı karaciğer hasarı meydana geldi. Her iki grupta da advers olay olarak kalp yetmezliği görülmedi. Sparsentan grubunda 8 hastada (%4,3) (3 hastada ciddi %1,6) ve İrbesartan grubunda 13 hastada (%7,0) (8 hastada ciddi (4,3) %) akut böbrek hasarı meydana geldi. Sıvı tutulmasıyla ilişkili advers olaylar, Sparsentan grubunda 47 hastada (%25,5) (5 hastada (%2,7) ciddi) ve İrbesartan grubunda 56 hastada (%29,9) (12 hastada ciddi [%6,4]).) meydana geldi. Diüretik kullanımı iki grupta benzerdi. Plazma potasyum seviyeleri her iki grupta, Sparsentan grubunda 0,39 mmol/lt ve İrbesartan grubunda 0,32 mmol/lt benzer artış gösterdi. Hiperkalemi ile ilişkili advers olaylar Sparsentan grubunda 37 hastada (%20,1) ve İrbesartan grubunda 21 hastada (%11,2) gözlendi. Bu tedavinin kesilmesine yol açmadı. Ortalama kreatin kinaz seviyeleri başlangıçta Sparsentan grubunda İrbesartan grubuna göre daha yüksekti (221,7' IU/lt ye karşı 160,0 IU/lt) ve 108. haftada da yüksek kaldı (325,7' IU/lt’ye karşı 171,5 IU/lt). Diğer laboratuvar ölçümlerinde klinik olarak anlamlı farklılık yoktu.
Sonuç olarak, Sparsentan’ın genel güvenlik profili irbesartana benzer olup, kalp yetmezliği ve karaciğer hasarı açısından güvenli bir moleküldür, Sparsentan ile proteinüride göreceli bir azalma olmasına rağmen, sparsentan grubu ile irbesartan grubu arasında 108 haftada GFH eğiminde anlamlı bir fark gözlenmedi.
Hazırlayan: Uzm.Dr.Nazife Nur ÖZER ŞENSOY, 22.12.2023(Rheault MN, Alpers CE, Barratt J, Bieler S, Canetta P, Chae DW, Coppock G, Diva U, Gesualdo L, Heerspink HJL, Inrig JK, Kirsztajn GM, Kohan D, Komers R, Kooienga LA, Lieberman K, Mercer A, Noronha IL, Perkovic V, Radhakrishnan J, Rote W, Rovin B, Tesar V, Trimarchi H, Tumlin J, Wong MG, Trachtman H; DUPRO Steering Committee and DUPLEX Investigators. Sparsentan versus Irbesartan in Focal Segmental Glomerulosclerosis. N Engl J Med. 2023 Nov 3. doi: 10.1056/NEJMoa2308550. Epub ahead of print. PMID: 37921461.)
Steroid duyarlı nefrotik sendrom (SDNS) etiyolojisi, enfeksiyonlar ve bağışıklık sisteminde disfonksiyon ile ilişkilendirilmektedir. Bu hastaların çoğunda hastalık en az bir kez nüksetmektedir. Takipte de %20-60 oranında sık tekrarlayan nefrotik sendrom (STNS) tablosu gelişmektedir. Periodontal patojen bakterilerden kaynaklanan bakteriyeminin, IgA nefropatili (IgAN) hastalarda böbrek hasarına yol açan uzun süreli bir inflamatuar yanıtı tetikleyebileceği önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada diş çürüğü ile SDNS arasında bir bağlantı olabileceği varsayılmıştır. Ancak çocuk hastalarda bu konuda nadir sayıda çalışma mevcut. Bu nedenle, diş çürüğü ile SDNS tanılı çocukların klinik özellikleri, hastalık nüksü ve ayrıca STNS arasında potansiyel bir ilişki olup olmadığını araştırmak için bu retrospektif çalışma gerçekleştirilmiştir.
Bu çalışmada, Çin’de Zhengzhou Üniversitesi Hastanesinin Pediatri Bölümünde hastaneye yatırılan yeni tanı SDNS’li 216 çocuğun kayıtları geriye dönük olarak incelenmiş. Konjenital nefrotik sendrom, herhangi bir diğer sekonder nefrotik sendrom (örneğin, Henoch-Schönlein Purpura nefriti ve lupus nefriti), kötü huylu tümör ve diğer ciddi sistemik hastalıkların olan hastalar ile çürük muayenesi verileri eksik olanlar, ayrıca daha önce glukokortikoid tedavisi alanlar çalışma dışı bırakılmış. Hastalar yıllık hane gelir açısından ve ebeveynlerinin yüksek okul mezunu olup olmadıkları yönünden de incelenmiş. Ulusal İstatistik Bürosu tarafından 2022'de açıklanan Çinli sakinler için yıllık kişi başına gelir verilerine göre, yıllık hane geliri 150.000 yuan'ın üzerinde olanlar yüksek gelir grubu olarak değerlendirilmiş.
Çalışma kriterlerine uyan 145 SDNS’li hastanın 105'i erkek (%72,4) ve 40'ı (%27,6) kızdı; başlangıç yaşı ise 5,5 yaş (IQR: 3,2-8,3) idi. 19 (%13,1) hastanın hane geliri yüksek iken, 44 (%30,3) hastanın ebeveyni yüksek okul mezunu idi. Çürük muayenesinde 88 (%60,7) çocukta çürük olduğu, 57 (%39,3) çocukta ise çürük olmadığı saptanmış. Çürük varlığına göre hastalar iki gruba ayrıldı. Başlangıçta iki grup arasında hastalık başlangıç yaşı, cinsiyet, vücut kitle indeksi, hipertansiyon ve diğer kombine enfeksiyon oranları açısından anlamlı fark yoktu. Çürüğü olan çocukların, çürük olmayanlara kıyasla daha düşük oranda yüksek hane geliri ve yüksek eğitimli ebeveyni vardı (p< 0.05). Tüm çocuklar için ilk remisyona kadar geçen ortalama süre (10,0±2,7) gündü.
Hastalık şiddeti (proteinüri, albümin, total kolesterol ve serum kreatinin), sistemik inflamatuar parametreler (lökosit sayısı, CRP, prokalsitonin ve IL-6), immün fonksiyon belirteçleri (immünglobulin, kompleman ve IL-6) açısından iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi. Lenfosit sayıları ve ilk remisyona kadar geçen süre açısından yine 2 grup arasında fark yoktu (p>0,05). Çürük grubunda ilk relapsa kadar geçen süre çürük olmayan gruba göre anlamlı olarak daha kısa bulundu. Bir yıllık kümülatif relapssız sağ kalım oranı da çürük grubunda daha düşük idi (sırasıyla %25,4 ve %52,4; HR = 1,90, %95 CI 1,17–3,09, P = 0,009, Şekil). Ayrıca toplam 38 (%36,2) çocukta STNS gelişti. Çürük grubundaki çocuklarda STNS görülme sıklığı, çürük olmayan gruba göre anlamlı derecede yüksekti (%46,0'a karşı %21,4, p=0,010)

Diş çürüğünün STNS açısından risk faktörü olup olmadığını araştırmak için, nüksetmiş 67 hasta, STNS ve STNS gelişmeyen hasta grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde düşük albümin, enfeksiyon ve çürük varlığı, ilk remisyona kadar geçen sürenin uzun olması, ve ilk nüks için geçen sürenin kısa oluşu, STNS açısında risk faktörü olarak saptandı. Çoklu regresyon analizinde ise ilk nüks için geçen sürenin kısalığı bağımsız risk faktörü olarak gösterildi (OR = 0,787, %95) CI 0,685–0,904, P = 0,001).
Diş çürüğü genel sağlığı tehdit eden ve birçok sistemik hastalıkla ilişkilendirilen bir sağlık problemidir. Bu retrospektif kohort çalışmada, ilk kez diş çürüğü olan SDNS'li hastalarda relapssız dönemlerin daha kısa olduğu ve 1 yıllık kümülatif relapssız sağkalım oranının çürüksüz çocuklara göre daha düşük olduğu gösterildi. Ayrıca diş çürüğü olan hastalarda STNS insidansı daha yüksek bulundu.
Her ne kadar diş çürükleri STNS açısından bağımsız risk faktörü değilse de, kronik bir odontojenik enfeksiyon, erken nüks ve yüksek nüks sıklığına yol açabilir.
Sonuç olarak, bu retrospektif kohort çalışmada, potansiyel oral enfeksiyon kaynağı olan diş çürüklerinin SDNS nüksetme riskini artırabileceği ve çürük kaynaklı pulpal periapikal inflamasyonun SDNS nüksünü doğrudan tetikleyebileceği sonucuna ulaşıldı. Çalışma, ayrıca diş çürüğü olan SDNS'li çocuklarda yüksek hane gelirinin ve yüksek eğitimli ebeveyn oranlarının çürüğü olmayanlara göre daha düşük olduğunu ortaya çıkardı. Çalışmanın sonuçları, özellikle düşük gelirli ailelerden gelen ve az eğitimli ebeveyni olan SDNS'li çocuklarda ağız sağlığını korumanın önemini ve bu hastaların düzenli ağız sağlığı muayenesi yaptırmaları gerektiğini göstermiştir.
Hazırlayan: Prof. Dr.Yaşar KANDUR,14.12.2023 (Gu R, Wang Q, Shi P, Zhang Y, Ying D, Zhi Y, Zhang J. The association between dental caries and steroid-sensitive nephrotic syndrome in children. Pediatr Nephrol. 2023 Oct 2. doi: 10.1007/s00467-023-06167-7)![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
| www.nefroloji.org.tr | @TurkNefro @NefrolojiKongre |
@TurkNefroloji @NefrolojiKongresi |
@turknefrolojidernegi | NefrolojiTV |