Sayı 82, Ekim 2025

Hemodiyalize Başlarken Hemodiyafiltrasyonun Hemodiyalize Karşı Vasküler Erişim Açıklığı Üzerindeki Etkisi

Hemodiyafiltrasyon (HDF) tedavisi, inflamasyon, oksidatif stres ve endotel disfonksiyonu gibi faktörler üzerinde olumlu etkiler yaparak diyaliz hastalarında prognozu iyileştirdiği gösterilmiş bir modalitedir. Bu faktörler aynı zamanda hemodiyaliz (HD) hastalarında en sık görülen komplikasyonlardan biri olan vasküler erişim (VE) darlığına katkıda bulunmaktadır. Bu sebeple mevcut çalışma, HDF'nin VE açıklığı üzerindeki etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamıştır.

Çok merkezli, prospektif, gözlemsel ve post-hoc analiz içeren bu çalışma, Japonya’da 19 farklı merkezin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Nisan 2012 ile Mart 2021 tarihleri ​​arasında VE prosedürleri uygulanan ve diyalize başlayan 643 hastadan 612'sini kapsamaktadır. Toplam 516 hasta diyalize başladıktan sonra HD'de iken, 96 hasta diyalize başladıktan sonra HDF'ye geçmiştir. Çalışmanın final analizi her iki grupta eşit 87 olmak üzere toplam 174  eşlenmiş hasta ile tamamlanmıştır. 24 aylık VE açıklık oranlarını gruplar arasında Kaplan-Meier ve log rank testleri ile karşılaştırmak için bire bir eğilim skoru eşleştirmesi yapılmış ve açıklık oranlarını etkileyen faktörleri belirlemek için Cox orantılı risk regresyon analizi kullanılmıştır.

Final analizinde her grupta 87 hasta bulunmaktadır. 24 aylık primer açıklık oranları HDF için %74,2 ve HD için %47,7 olarak tespit edilmiştir (P < .001). Çok değişkenli Cox orantılı tehlike analizi, kardiyovasküler hastalık öyküsünün {tehlike oranı [HR] 2,29 [95% güven aralığı (GA) 1,21–4,34], P = .01} ve daha yüksek hemoglobin A1c değerlerinin [HR 1,37 (95% GA 1,00–1,82), P = .04] zayıf 24 aylık primer açıklıkla ilişkili olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, HDF [HR 0,30 (95% GA 0,16–0,56), P < .001] ve statin kullanımı [HR 0,50 (95% GA 0,27–0,94), P = .03] daha iyi açıklıkla ilişkiliydi. Katmanlı analiz VE açıklığı kaybı için HR'lerin HDF'li hastalarda, ≥65 yaş, erkek cinsiyet, radyosefalik arteriovenöz fistül, diyabetes mellitus veya kardiyovasküler hastalık öyküsü, hemoglobin konsantrasyonu <10 g/dl ve albümin konsantrasyonu <3,5 g/dl alt gruplarda HD'li hastalara kıyasla daha düşük olduğunu göstermiştir.

Difüzyon ve konveksiyonu birleştiren HDF, konvansiyonel HD'ye göre β2-mikroglobulin ve çeşitli sitokinleri daha etkili bir şekilde uzaklaştırabilen bir renal replasman modalitesidir. HDF'nin terapötik faydaları arasında diyaliz hipotansiyonunun iyileştirilmesi, diyaliz amiloidozunun önlenmesi ve inflamasyonun iyileştirilmesi, yaşam kalitesinin ve yaşam beklentisinin iyileştirilmesi yer almaktadır.

Japonya'da hemodiyafiltrasyon (HDF), HD'deki hastaların %42’sini oluşturmaktadır. Şu anda, çevrimiçi HDF, HDF tedavisinin %70,5'ini oluştururken, bunu %28,3 ile aralıklı infüzyon HDF takip etmektedir. Başlangıçta, HDF endikasyonu yalnızca diyaliz amiloidozu ve disdiyaliz vakaları için tanımlanmıştır. Ancak, 2012 geri ödeme reformuyla birlikte, online HDF, özellikle de predilüsyon yöntemi, artık Japon Diyaliz Terapisi Derneği tarafından belirlenen kriterleri karşılayan tüm tesislerdeki hastalar için mevcuttur. Japonya da dahil olmak üzere online HDF'nin küresel kullanımı, intradiyalitik hipotansiyon ve diyalizle ilişkili amiloidoz gibi gelecekteki diyalizle ilişkili komplikasyonları önleme ve sağkalım süresine olumlu katkı potansiyeli nedeniyle artmaktadır. Mevcut çalışmada HDF grubundaki 87 hastada HDF başlama endikasyonları sırası ile diyaliz etkinliğini artırma (n:40) disdiyaliz(n:21) kaşıntı(n:13) diyaliz amiloidozu(n:6) ve diğer(n:7) olarak belirtilmiştir.

Diyaliz hastalarında en sık görülen komplikasyonlar, stenoz, tromboz, anevrizma ve enfeksiyon gibi vasküler erişim sorunlarıdır. Vasküler erişim yetersizliği; yetersiz diyaliz, sıvı ve toksin birikimine ve bazen ölümcül sonuçlara yol açabilir. Japonya’da VE ile ilişkili komplikasyonlar için tıbbi harcamaların yılda 10,9 milyar JPY olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle VE yetmezliğinin önlenmesi, yalnızca HD veya HDF geçiren hastaların yaşam kalitesini iyileştirmek için değil, aynı zamanda tıbbi harcamaları azaltmak için de çok önemlidir.

VE stenozunun VE disfonksiyonunun en yaygın nedeni olduğu bildirilmektedir. VE stenozunun patogenezi olan venöz neointimal hiperplazi, oksidatif stres, endotel disfonksiyonu, üremi ve inflamasyon gibi faktörlerden kaynaklanır. HDF'nin, inflamasyonu ve oksidatif stresi azaltmada ve endotel fonksiyonunu iyileştirmede HD'den daha etkili olduğu bildirilmiştir. Bu nedenle, HDF, VE stenozunun potansiyel nedenlerini azaltmada etkili olabilir.

Bu çalışmada HD grubundaki VE'lerin primer ve sekonder açıklık oranları (%48,8 ve %83,1) önceki çalışmalardan elde edilen bulgularla uyumludur. Bu çalışmada HDF grubundaki primer ve sekonder açıklık oranları ise  (%74,2 ve %97,6) tespit edilmiştir. Bu bulgular, HDF'nin VE açıklığının iyileştirilmesine büyük ölçüde katkıda bulunduğunu göstermektedir.

Bu çalışma, randomize kontrollü bir çalışma değil, gözlemsel bir çalışmadır. HD'den HDF'ye geçiş kararları, standart önceden tanımlanmış kriterlere göre değil, klinik değerlendirmeye göre verilmiştir. Ayrıca mevcut çalışma, özellikle Qb (kan akım hızı) oranları ve HDF yöntemleri konusunda Japon uygulamalarını yansıtmaktadır. Bu uygulamalar, genellikle daha yüksek Qb oranları ve post-dilüsyon HDF yöntemi kullanan Avrupa uygulamaları için geçerli olmayabilir.

Sonuç olarak, bu çalışma ile HDF hastalarında HD hastalarına göre daha üstün 24 aylık primer ve sekonder açıklık oranları gösterilmiştir. Çok değişkenli Cox orantılı risk analizi, kardiyovasküler hastalık öyküsü ve yüksek HbA1c değerlerinin düşük açıklıkla ilişkili olduğunu, HDF tedavisi ve statin kullanımının ise daha iyi açıklıkla ilişkili olduğunu göstermiştir. Katmanlı analiz, HDF'nin özellikle kardiyovasküler hastalığı veya diyabeti olan hastalarda primer açıklık oranını iyileştirmedeki etkinliğini göstermiştir.

Şekil 1. HD grubu ve HDF grubu arasında 24 aylık primer açıklık oranının karşılaştırılması. İki grup arasındaki karşılaştırmalar Kaplan-Meier yöntemi ve logrank testi kullanılarak yapılmıştır. HDF grubundaki 24 aylık primer açıklık oranı, HD grubundakinden daha iyi saptanmıştır. Şeklin altındaki sayılar, açıklığın korunduğu hasta sayısını göstermektedir.

Şekil 2. HD grubu ve HDF grubu arasında 24 aylık sekonder açıklık oranının karşılaştırılması. İki grup arasındaki karşılaştırmalar Kaplan-Meier yöntemi ve logrank testi kullanılarak yapılmıştır. HDF grubundaki 24 aylık sekonder açıklık oranı, HD grubundakinden daha iyi saptanmıştır. Şeklin altındaki sayılar, açıklığı korunan hasta sayısını göstermektedir.

 

Hazırlayan:Doç.Dr.Eray EROĞLU, 20.08.2025

(Yoshida M, Maeoka Y, Takahashi A, Ishiuchi N, Osaki Y, Sasaki K, Masaki T. Effect of haemodiafiltration versus haemodialysis on vascular access patency when starting haemodialysis. Nephrol Dial Transplant. 2025 Aug 1;40(8):1538-1549. doi: 10.1093/ndt/gfaf017. PMID: 39855640.)

 

Malign Hipertansiyonla İlişkili Trombotik Mikroanjiopati Gelişimini Kolaylaştıran Kompleman Anormallikleri

Malign hipertansiyon (mHT), ani ve özellikle de diyastolik kan basıncı yükselmesi ile ortaya çıkan ve böbrekte trombotik mikroanjiyopatiye (TMA) neden olabilen bir klinik tablodur. Modern antihipertansiflerin kullanımı ile prognozunda belirgin düzelme olsa da etkilediği böbrekte son dönem böbrek hastalığına (SDBH) ilerleyen klinik seyir gösterebilir. Alternatif kompleman yolundaki disregülasyonun, mHT-ilişkili TMA’nın patogenezinde ve renal iyileşmede önemli bir rol oynayabileceği düşünülmekle birlikte bu konuda sınırlı miktarda çalışma mevcuttur.

Bu retrospektif kohort çalışmasında, Ocak 2008–Haziran 2023 arasında biyopsi ile TMA tanısı konmuş 189 erişkin hasta değerlendirilmiştir. Eşlik eden glomerülonefrit, IgA nefropatisi, benign hipertansiyon ilişkili atipik hemolitik üremik sendromu (aHUS) olanlar ya da malignite, gebelik, ilaç toksisitesi, böbrek nakli, romatizmal hastalıklar ve viral enfeksiyon gibi nedenlere bağlı sekonder TMA geçiren hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastalar serum C3 ve C4 düzeylerine göre kompleman düzeyleri normal (n=161) ve anormal (n=28) olanlar olarak 2 grupta değerlendirildi.

Çalışmanın birincil sonlanımı, böbrek fonksiyonlarının iyileşmesi olarak tanımlanmıştır; bu, bazal serum kreatininine göre >%50 azalma, kreatininin normale dönmesi veya en az 1 ay süreyle diyaliz gerektirmeyen renal iyileşme olarak belirlenmiştir. Sekonder sonlanımlar arasında glomerüler skleroz oranı, hematolojik parametreler ve histopatolojik bulgular yer almıştır. Renal biyopsi incelemelerinde, mHT’de arteriollerde fibrinoid nekroz, küçük arterlerde “soğan kabuğu” görünümünde hiperplastik arterioloskleroz, glomerüler kapiller duvarda büzüşme, Bowman kapsülünde kalınlaşma, intravasküler tromboz ve tübüler nekroz gibi tipik TMA bulguları saptanmıştır.

mHT’a bağlı TMA gelişen olguların regresyon analizinde, kompleman sistemindeki anormalliğin (düzeltilmiş HR 0,368; %95 GA 0,140–0,970; P=0,043) ve böbrekteki glomerüler skleroz oranının (düzeltilmiş HR 0,971; %95 GA 0,953–0,989; P=0,002) bağımsız olarak renal iyileşmeyi azaltan risk faktörleri olduğu gözlenmiştir. Alt grup analizlerinde; kompleman anormalliğinin eGFR ≤15 ml/dk/1,73 m² olan hastalarda renal iyileşmeyi anlamlı düzeyde azalttığı gösterilirken (HR 0,117; %95 GA 0,028–0,490; P=0,003), bu etki eGFR >15 ml/dk/1,73 m² olanlarda gözlenmemiştir.

Çalışmanın bir başka bölümünde histopatolojik incelemeler gruplar arasında ayrı ayrı değerlendirilmiş; anormal kompleman düzeyleri olan grupta glomerüler kapiller ve arteriyel yapılarda belirgin olarak C3c ve C5b-9 birikimi olduğu görülmüştür. Yine bu grupta hemoglobin, trombosit, eGFR değerleri anlamlı düşükken, fragmante eritrosit oranı da anlamlı yüksek saptanmıştır.

Son dönemde genetik analizlerin yaygınlaşması ile mHT-TMA hastalarının bir kısmında CFH, CFI, CD46 veya C3 geninde mutasyonların olduğu ve bu yolla alternatif kompleman yolunun aşırı aktivasyonuna neden olarak renal hasarı şiddetlendirdiği gösterilmiştir. Bu gözlem mHT bağlı TMA gelişen hastalarının iyileşme süreci açısından da çok önemlidiri. Zira terminal kompleman yolu inhibitörü eculizumab’ın C5b-9 oluşumunu engelleyerek bu hasta grubunda renal iyileşmeyi artırabileceği gösterilmiştir. Bu çalışma, serum kompleman seviyelerinin değerlendirmesinin prognostik değerini göstermekte ve gelecekte hedefe yönelik terapötik müdahaleler için temel oluşturmaktadır.

Hazırlayanlar:Uzman Dr.Berna MORKOÇ, Prof.Dr.Gülay KOÇAK, 17.09.2025

(Lian R, Li W, Li Y, Lian X, Yu S, Shi W, Yu J, Chen W, Li J, He F. Complement abnormality predisposes to the development of malignant hypertension-associated thrombotic microangiopathy disease. Clin Kidney J. 2025 Jul 24;18(8):sfaf235)

 

 

Kronik Böbrek Hastalığından Kaynaklanan Ölüm Oranını Azaltmada Böbrek Naklinin Potansiyeli: Küresel, Kesitsel Bir Modelleme Çalışması

1990'dan 2021'e kadar geçen süre içerinde kronik böbrek hastalığı dünya çapında 16. sıra ölüm sebebinden 9. sıra ölüm sebebine yükseldi. Böbrek yetmezliği gelişen bireyler için (2030'da tahmini 14,5 milyon kişi), böbrek replasman tedavisi (RRT=diyaliz veya böbrek nakli) yaşamın devamını sağlayan tek tedavi yöntemidir. RRT'ye erişimde hem düşük gelir ile hem de yüksek gelire sahip ülkeler içinde ve ülkeler arasında büyük eşitsizlikler söz konusudur.

Özellikle düşük gelirli ülkelerde (DGÜ) kronik böbrek hastalığı hastaları için eşit bir şekilde RRT'ye erişim sağlanması acil bir ihtiyaçtır.

Çoğu hasta için böbrek nakli, RRT'nin en uygun şeklidir. Diyalize kıyasla böbrek nakli, sağ kalımı ve yaşam kalitesini iyileştirir. Bu durum yüksek veya orta gelirli kesimlerde daha uygun maliyet sağlar. Ancak küresel olarak böbrek nakli, RRT'nin yalnızca %22’lik kısmını oluşturmaktadır. Tüm dünyada böbrek nakli oranları düşerken diyaliz oranları artmaya devam etmektedir. Bu tutarsızlık büyük ölçüde ilk başta böbrek nakli için yetersiz kamu finansmanından kaynaklanmaktadır. Ülke düzeylerinde böbrek nakli ile diyaliz oranlarını artırmanın göreceli faydalarını ölçen yayınlanmış veri bulunmamaktadır. Bu nedenle, Zambeli-Ljepović ve arkadaşları ülkeler düzeyindeki RRT oranları ile kronik böbrek hastalığı ölüm oranları arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçlamışlardır. Zambeli-Ljepović ve arkadaşları aynı zamanda bu çalışmada her ülke için, kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH-PC) ile RRT oranlarını, GSYİH-PC ile kronik böbrek hastalığından kaynaklanan ölüm ve sakatlık yükü arasındaki ilişkileri modellemeyi amaçladılar. Bu çalışmada kişi başına düşen daha yüksek GSYİH'nin RRT oranları ile pozitif, kronik böbrek hastalığı ölüm ve sakatlığı ile negatif ilişkili olacağı ve böbrek nakli oranlarının kronik böbrek hastalığı ölüm oranları ile negatif ilişkili olacağı hipotezi kurulmuştur.

Zambeli-Ljepović ve arkadaşları bu çalışmada kamuya açık verileri olan tüm ülkelerden Dünya Bankası'ndan gelir düzeyi ve GSYİH-PC (veriler 2022'den), Küresel Hastalık Yükü, Yaralanmalar ve Risk Faktörleri Çalışması'ndan (GBD; veriler 2021'den) yaşa göre standardize edilmiş kronik böbrek hastalığı prevalansı ve mortalitesi, Uluslararası Nefroloji Derneği-Küresel Böbrek Sağlığı Atlası (ISN-GKHA) ve Küresel Bağış ve Transplantasyon Gözlemevi'nden (veriler 2022'den) diyaliz prevalansı ve böbrek nakli insidansı verilerini elde ettiler. Bu çalışmada mortalite-prevalans oranını, GSYİH-PC ve RRT oranlarının çok değişkenli bir fonksiyonu olarak modellendi. Bu modeli, artan böbrek nakli oranlarının kronik böbrek hastalığı mortalitesini nasıl etkileyebileceğini tahmin etmek için kullanıldı.

Hem GBD hem de ISN-GKHA'dan 203 ülke ve bölgeden elde edilen epidemiyolojik verilere göre yaşa göre standardize edilmiş kronik böbrek hastalığı prevalansı medyan değeri %7,78 (IQR 6,54-9,48%) iken mortalite-prevalans oranı (MPR) %0,346 (0,183-0,551) olarak bulundu. Veriler gelir düzeyiyle ilişkiliydi (p<0,0001). Daha yüksek GSYİH-PC, daha yüksek RRT oranları (hem diyaliz hem de böbrek nakli için p<0,0001) ve daha düşük mortalite oranı (p<0,0001) ile ilişkiliydi (Tablo 1 ve Tablo 2). Çok değişkenli analizde, MPR’deki düşüşler, GSYİH-PC (katsayı –0,258; %95 GA –0,413 ile –0,103; p=0,0031) ve böbrek nakli oranları (–574; –1090 ile –43,5; p=0,039) ile bağımsız olarak ilişkiliydi, ancak diyaliz oranları (10,8; –29,5 ila –6,27; p=0,22) ile ilişkili değildi. Gelir düzeyindeki her birimlik artış, mortalite oranında %8,69'luk bir azalmayla ilişkilendirilmiştir (%95 CI –%11,8 ila –%5,61; p<0,0001). GSYİH-PC'deki her %1'lik artış, diyaliz oranlarında %1,077 (95% CI 0,884-1,265) artış ve böbrek nakli oranlarında %0,934 (0,741-1,116) artış ve MPR'de %0,252 (0,185-0,319) ve engelliğe göre ayarlanmış yaşam yıllarında (DALY) %0,274 (0,210-0,338) azalma ile ilişkilendirilmiştir (hepsi p<0,0001). GSYİH-PC ile DALY, MPR, diyaliz, böbrek nakil oranı arasındaki ilişkiler şekil 'de grafiksel olarak gösterilmiştir (Şekil).

Sonuç olarak; düşük gelirli ülkelerde yaşayan kronik böbrek hastalarının hem diyalize girme hem de böbrek nakli olma oranları yüksek gelirli ülkelerde yaşayanlara kıyasla oldukça düşüktür. Buna karşılık kronik böbrek hastalarının mortalite oranları düşük gelirli ülkelerde yaşayanlarda yüksek gelirli ülkelerde yaşayanlara kıyasla oldukça yüksektir. Kronik böbrek hastalığının küresel ölçekte artan yükü ve buna bağlı olarak ortaya çıkan RRT oranlarındaki gelir temelli eşitsizlikler, özellikle düşük gelirli kesimlerde RRT’nin yaygınlaştırılması için kanıta dayalı politikalar izlenmesi önemlidir. Diyaliz hizmetlerinin ortaya çıkardığı yüksek maliyetler, ulusal politika yapıcıların ve hayırseverlerin, etik ve güvenlik kurumları odaklarını böbrek nakli üzerine kaydırılmasına teşvik edilmelidirler. Ülke çapındaki araştırmacılar, böbrek naklini diyalizle karşılaştıran kar-maliyet analizleriyle politika yapıcılara daha fazla destek sağlayabilirler.

Böbrek nakli oranlarındaki muhafazakâr artışlar, yılda 290.000 kronik böbrek hastalığı ölümünü önleyebilir. Bu çalışmanın sonucunda 290.000 hayatın kurtarılabileceğini ve 7.810.000 sakatlık ayarlı yaşam yılının önlenebileceğini tahmin edilmektedir.

Çevirmenin yorumu: Düşük gelirli ülkelerde diyalize girme ve böbrek nakli oranları yüksek gelire sahip ülkelere kıyasla oldukça düşüktür. Buna karşılık düşük gelirli ülkelerde kronik böbrek hastalarının mortalite oranları yüksek gelirli ülkelerde yaşayanlara göre daha yüksektir. Böbrek naklinin de diyalize göre daha az maliyetli olduğu, kronik böbrek hastalığına bağlı ortaya çıkabilecek sakatlık oranında böbrek nakli hastalarında daha az olduğu aşikardır. Dünya genelinde özellikle düşük gelire sahip ülkelerde diyaliz böbrek nakli sayısının arttırılması her yıl yüzbinlerce insanın hayatının kurtulmasını sağlayacaktır. Ülkemizde de bölgeler arasında gelir düzeyleri arasında farklılıklar olabilmektedir. Ülkemiz böbrek naklinde dünya ortalamasının altındadır. Klinisyenlerin ülkemiz çapında bölgeler arası gelir düzeyine göre diyaliz ve böbrek nakli prevalansını, böbrek nakli ve diyaliz mortalite oranlarını, kronik böbrek hastalığı engelliğine ayarlanmış ortalama yaşam yılını (DALY) kıyaslaması ve bununla ilgili sonuca varmaları önemlidir. Bu sonuç ülkeyi yöneten politikacılara alacakları kararlarda önemli yardım sağlayacaktır.

Tablo 1. Gelir düzeyine göre kronik böbrek hastalığı yükü ve böbrek replasman tedavisi oranları

Tablo 2. Satın alma gücü paritesine göre ayarlanmış, logaritmik dönüştürülmüş kişi başına gayri safi yurt içi hasıla ile klinik değişkenler arasındaki ilişkilerin tek değişkenli modellemesi

Şekil 1. Logaritmik dönüştürülmüş GSYİH-PC ile diyaliz oranı (A), böbrek nakli oranı (B), ölüm-yaygınlık oranı (C) ve kronik böbrek hastalığı sakatlığına göre ayarlanmış yaşam yılları (D) arasındaki ilişki

Hazırlayan:Prof. Dr. Kenan TURGUTALP, 31.08.2025

((Zambeli-Ljepović A, Tungsanga S, Ghimire A, et al The potential of kidney transplantation to reduce mortality from chronic kidney disease: a global, cross-sectional, modelling study. Lancet Glob Health. 2025 Aug 27:S2214-109X(25)00222-0. doi: 10.1016/S2214-109X(25)00222-0. Epub ahead of print. PMID: 40885202.)

 

 

Pediatrik Akut Böbrek Hasarı, Nikotinamid Adenin Dinükleotid (NAD+) Metabolizmasındaki Bozulma ile İlişkilidir

Akut böbrek hasarı (ABH), hastaneye yatan çocukların %11–31’inde, yoğun bakım ünitelerinde ise %54’e varan oranlarda görülmektedir. Tekrarlayan akut böbrek hasarının erişkinlerde kronik böbrek hastalığı (KBH) riskini artırdığı bilinirken, bu konuda çocuklarda çok az çalışma vardır. Böbrek, enerji ihtiyacı yüksek bir organ olup adenozin trifosfat (ATP) üretimi için nikotinamid adenin dinükleotid (NAD+) metabolizmasına bağımlıdır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, ABH sırasında de novo NAD+ biyosentez yolunun baskılandığını ve bunun da idrarda quinolinik asit/triptofan (uQ:T) oranı ile saptanabileceğini göstermiştir. Ancak bu mekanizmanın çocuklarda da geçerli olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışma ile bu soruya cevap bulunmaya çalışılmıştır.

Şekil. NAD⁺ biyosentezinin basitleştirilmiş şeması

Bu çalışma, bir çocuk hastanesinde dört ay boyunca toplanan idrar örnekleriyle yürütülen kesitsel gözlemsel bir araştırmadır. Toplam beş grup oluşturulmuştur: kontrol grubu poliklinik hastalar, ABH olan servis hastaları, ABH olmayan servis hastaları (kontrol), ABH olan yoğun bakım hastaları ve ABH olmayan yoğun bakım hastaları (kontrol). Akut böbrek hasarı son üç ayda bazal kreatininin düzeyinin en az iki katına çıkması veya klinisyen tanısı ile doğrulanmıştır. İdrar örneklerinde metabolitler hedefe yönelik kütle spektrometrisi ile ölçülmüş, özellikle uQ:T oranı hesaplanmıştır. Çalışmaya 69 kontrol (39 poliklinik, 10 servis, 20 yoğun bakım) ve 22 ABH hastası (12 servis, 10 yoğun bakım) dahil edilmiştir. Bulgulara göre: uQ:T oranı ABH hastalarında anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Bu fark hem servis hem de yoğun bakım hastalarında kendi kontrol gruplarına göre doğrulanmış. uQ:T ile eGFR arasında negatif korelasyon saptanmış, yani böbrek fonksiyonu bozuldukça NAD+ biyosentez bozukluğu belirginleşmiştir. Hiçbir demografik değişken (yaş, cinsiyet, ırk, etnisite) uQ:T ile bağımsız ilişki göstermemiştir. Çok değişkenli analizlerde, uQ:T değerleri arttıkça ABH gelişme olasılığı anlamlı şekilde yükselmiştir. Kritik hastalık tek başına uQ:T artışını açıklamamış, yani bu yükseliş özellikle ABH’ye özgü bulunmuştur. Bu çalışma, pediatrik ABH’de de novo NAD+ biyosentezinin baskılandığını gösteren ilk araştırma özelliğin taşıyor. Bulgular, erişkinlerde ve deneysel modellerde saptanan mekanizmanın çocuklarda da mevcut olduğunu desteklemektedir. İdrar uQ:T oranı, serum kreatinine kıyasla daha erken ve güvenilir bir biyomarker olma potansiyeli taşımaktadır. Kreatininin geç yükselmesi, çocuklarda düşük kas kütlesi nedeniyle yanıltıcı olması gibi sınırlılıklar göz önünde bulundurulduğunda, uQ:T değerinin klinik önemi artmaktadır. Ayrıca NAD+ öncülleri (ör. B3 vitamini takviyeleri) ile yapılan küçük ölçekli erişkin çalışmalarında ABH şiddetinin azaldığı bildirilmiştir. Çocuklarda da benzer tedavilerin güvenli olabileceği düşünülebilir. Çalışmanın kısıtlılıkları arasında örneklerin prospektif olmaması, heterojen hasta grupları ve nispeten küçük örneklem sayısı bulunmaktadır. Bununla birlikte, farklı hasta popülasyonlarından elde edilen örneklerde dahi uQ:T yükselişinin güçlü şekilde saptanması, bu biyomarkeri değerli kılmaktadır.

Hazırlayan:Prof. Dr.Yaşar KANDUR, 9.9.2025

(Clark AJ, Flores BM, Saade MC, et al. Pediatric acute kidney injury is associated with impairment in nicotinamide adenine dinucleotide (NAD+) metabolism. Pediatr Nephrol. 2025;40(9):2967-2972. doi:10.1007/s00467-025-06791-5)

 
www.nefroloji.org.tr @TurkNefro
@NefrolojiKongre
@TurkNefroloji
@NefrolojiKongresi
@turknefrolojidernegi NefrolojiTV