Kreatin Takviyesinin Böbrek Fonksiyonu Üzerindeki Etkisi: Randomize Kontrollü Çalışmaların Sistematik İncelemesi ve Meta-Analizi
Kreatin (Cre); arginin, glisin ve metiyonin amino asitlerinden sentezlenen, başta iskelet kası olmak üzere beyin, böbrek ve karaciğerde bulunan organik bir bileşiktir. Sporcular, yaşlılar ve nöromusküler hastalıkları olan bireyler tarafından miyosit hipertrofisini indüklemek ve performansı artırmak amacıyla yaygın olarak kullanılan bu ergojenik desteğin, sağlıklı bireylerde ve kronik böbrek hastalığı (KBH) zemininde nefrotoksik potansiyeli uzun süredir tartışılmaktadır. Literatürdeki önceki derlemeler, randomize olmayan çalışmaları analizlere dahil etmeleri veya çok kollu dozaj araştırmalarında aynı plasebo grubunu mükerrer analiz ederek etkinin aşırı veya eksik tahmin edilmesine yol açmaları sebebiyle belirli metodolojik zafiyetler barındırmaktaydı. Bu çalışma, yalnızca randomize kontrollü çalışmaları (RKÇ) sisteme dahil ederek ve plasebo verilerinin istatistiksel bütünlüğünü koruyarak, metodolojik açıdan çok daha güçlü ve güncel bir meta-analitik sentez sunmaktadır.
PRISMA kılavuzlarına uygun olarak tasarlanan bu çalışmada; PubMed, Cochrane Library, Scopus ve ClinicalTrials.gov veri tabanları taranarak toplam 19 RKÇ ve 1 çift kör randomize çapraz (crossover) çalışma analize dahil edilmiştir. Toplam 786 katılımcının (402 kreatin, 384 plasebo) verileri kullanılmış olup, dahil edilen bireylerin yaş ortalaması 34,28 olarak saptanmış ve kreatin takviye maruziyet süresi 4 gün ile 12 ay arasında değişiklik göstermiştir. Birincil böbrek sonlanım noktaları olarak plazma kreatinin (Crn), plazma üre ve tahmini glomerüler filtrasyon hızı (tGFR) belirlenmiştir.
Ayrıca kreatin takviyesinin süresine (1 aydan kısa maruziyet ve 1 aydan uzun maruziyet) ile katılımcıların fiziksel aktivite profillerine (düzenli egzersiz yapanlar ve yapmayanlar) göre heterojeniteyi test eden alt grup analizleri planlanmıştır.
Yapılan meta-analiz sonucunda, kreatin takviyesi alan kohortta plaseboya kıyasla serum kreatinin konsantrasyonunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir artış saptanmıştır (Ortalama Fark = 0,13 mg/dL, %95 GA: 0,07 - 0,18, p < 0.01). Buna karşın, serum üre düzeylerinde (Ortalama Fark = -0,60 mg/dL, %95 GA: -2,15 - 0,96, p = 0.45) ve tGFR değerlerinde (Ortalama Fark = -5,20 mL/min/1.73 m², %95 GA: -15,00 - 4,60, p = 0.30) gruplar arasında istatistiksel veya klinik açıdan anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.
Kreatin takviyesine bağlı gelişen serum kreatinin artışının patofizyolojik mekanizması incelendiğinde; molekülün miyositlerde spontan, non-enzimatik ve geri dönüşümsüz (irreversibl) bir reaksiyon ile kreatinine yıkıldığı ve bu dönüşüm hızının günlük total vücut kreatin havuzunun yaklaşık %2'sine tekabül ettiği görülmektedir. Bu doğrultuda, ekzojen takviye ile genişleyen total vücut kreatin havuzunun, artmış bir kreatinin üretimi ve döngüsü ile sonuçlanması doğal bir farmakokinetik süreç olup, gerçek bir böbrek klirens veya glomerüler disfonksiyon defekti anlamına gelmemektedir.
Alt grup analizleri; ister başlangıçtaki yüksek gramajlı "yükleme dozu" döneminde (1 aydan kısa maruziyet: Ortalama Fark = 0,17 mg/dL) isterse idame doz döneminde (1 aydan uzun maruziyet: Ortalama Fark = 0,09 mg/dL) olsun, hücresel etkinin benzer şekillerde ortaya çıktığını ve iki grubun böbrek fonksiyonları arasında anlamlı bir fark olmadığını göstermiştir. Benzer şekilde, düzenli egzersiz yapan bireyler (yüksek kas kütlesi, yoğun antrenman, yüksek protein alımı vb. kafa karıştırıcı faktörlere sahip olsalar dahi) ile sedanter bireyler karşılaştırıldığında kreatinin, üre veya tGFR yanıtları açısından istatistiksel bir ayrım izlenmemiştir. Metaanaliz sonuçları ve klinik yorumlar Tablo 1.’de; seçilmiş önemli RKÇ'lerin dozaj ve takviye protokolleri ise Tablo 2.’de özetlenmiştir.
Nefroloji poliklinik pratiğinde, ekzojen kreatin takviyesi kullanan bireylerde karşılaşılan hafif izole kreatinin yüksekliği bir "yalancı pozitiflik" tablosu oluşturmakta olup, tek başına böbrek fonksiyon kaybı veya progresif nefropati tablosu olarak değerlendirilmemelidir. Bu hasta popülasyonunda gerçek glomerüler filtrasyon hızını monitörize edebilmek için, kas kütlesi ve artmış kreatin döngüsünden bağımsız çalışan, daha stabil bir belirteç olan Sistatin C'nin kullanılması klinik açıdan çok daha güvenilir bir stratejidir. Tüm bunlara ek olarak gerekli klinik endikasyon varlığında, kreatin kullanıcılarında böbrek fonksiyonlarının [51Cr]-EDTA veya inülin klirensi gibi altın standart GFR ölçüm teknikleri ile değerlendirilmesi uygun bir alternatif sunmaktadır.
Güncel literatür verileri sağlıklı popülasyonda kreatin kullanımının böbrek fonksiyonları üzerinde negatif bir etkisi olmadığını kanıtlasa da; diyabet mellitus, arteriyel hipertansiyon veya kardiyovasküler hastalık gibi eşlik eden komorbiditeleri olan ve önceden mevcut KBH tanısına sahip polimorbid hasta gruplarında, ekzojen kreatinin uzun dönemli güvenirliğini netleştirecek spesifik RKÇ'lere halen ihtiyaç duyulmaktadır.
Tablo 1. Ana Meta-Analiz Sonuçları ve Klinik Yorumlar
|
Biyokimyasal Parametre |
Dahil Edilen Çalışma / Hasta |
Ortalama Fark (MD) & %95 GA |
İstatistiksel Anlamlılık |
NefroBlog Klinik Yorumu & Mesajı |
|
Serum Kreatinin (Crn) |
19 RKÇ |
+0.13 mg/dL |
p < 0.01 |
Kreatin alımına bağlı artan hücresel kreatin havuzunun normal metabolik yıkımı (günlük %2 spontan dönüşüm) sonucu oluşur. Gerçek bir böbrek hasarı veya klirens bozukluğu değildir! |
|
Serum Üre (Urea) |
12 RKÇ |
-0.60 mg/dL |
p = 0.45 |
Kreatin takviyesi üre metabolizmasını veya azot dengesini bozmaz. Katabolik yıkım veya dehidrasyona yol açmadığı görülmüştür. |
|
Tahmini GFR (tGFR / eGFR) |
8 RKÇ |
-5.20 mL/min/1.73m² |
p = 0.30 |
Gözlenen küçük düşüş istatistiksel ve klinik olarak önemsizdir. Altın standart klirens ölçümlerinde (51Cr-EDTA, Sistatin C) böbrek filtrasyonunun korunduğu kanıtlanmıştır. |
Tablo 2. Seçilmiş Önemli RKÇ'lerin Dozaj ve Takviye Protokolleri
|
Çalışma & Yıl |
Ülke & Süre |
Kreatin Takviye Protokolü (Dozaj) |
Plasebo Türü |
Hedef Popülasyon & Önemli Notlar |
|
Almeida et al. (2020) |
Brezilya |
0.3 g/kg/gün (4 eşit doza bölünmüş akut yükleme) |
Dektrosol (Glikoz) |
Sağlıklı bireyler, çift kör RKÇ |
|
Robinson et al. (2000) |
İngiltere |
5 gün yükleme: 20 g/gün (4x5g) |
Glikoz tozu (Aynı dozda) |
Ağırlık antrenmanı yapan sporcular |
|
Domingues et al. (2020/2024) |
Brezilya |
1 hafta yükleme: 20 g/gün (4 doz) |
Dextrose (Maltodekstrin) |
Periferik arter hastaları (Klinik popülasyon) |
|
Lugaresi et al. (2013) |
Brezilya |
5 gün yükleme: 20 g/gün |
Dextrose |
Direnç antrenmanı yapan sporcular ([51Cr]-EDTA klirensi kullanıldı) |
|
de Oliveira Vilar Neto (2020) |
Brezilya |
Çok kollu tasarım: |
Mikrokristalin selüloz |
Yeni nesil böbrek biyobelirteçleri (KIM-1, NGAL) incelendi |
|
Bender et al. (2008) |
Almanya |
6 gün yükleme: 20 g/gün |
Açıklanmamış plasebo |
Parkinson hastaları (1 yıllık uzun dönem güvenlik verisi) |
|
Neves et al. (2011) |
Brezilya |
7 gün yükleme: 20 g/gün |
Dextrose |
Postmenopozal kadınlar ([51Cr]-EDTA ile GFR ölçümü) |
|
Alves et al. (2013) |
Brezilya |
5 gün yükleme: 20 g/gün |
İdentik plasebo kapsül |
Fibromiyalji hastaları (Çift kör RKÇ) |
|
Carvalho et al. (2011) |
Brezilya |
7 gün yükleme: 20 g/gün |
Maltodekstrin |
Direnç antrenmanı yapan sağlıklı bireyler |
|
Groeneveld et al. (2005) |
Hollanda |
10 g/gün sabit doz (Yüklemesiz uzun dönem protokol) |
Polikoz (Glikoz polimeri) |
ALS hastaları (En geniş katılımlı uzun dönem RKÇ, n=147) |
Hazırlayan:Doç. Dr. Nuri Barış HASBAL, 13.07.2026
(Tsiaras A, Loufopoulos G, Theodoridis X, Liakopoulos V, Poulia KA, Chourdakis M. The effect of creatine supplementation on kidney function: a systematic review and meta-analysis of randomized controlled trials. J Ren Nutr. 2026 Apr 24:S1051-2276(26)00082-8. doi: 10.1053/j.jrn.2026.04.010. Epub ahead of print. PMID: 42035842.)
Primer Mebranöz Nefropatide Obinutuzumab veya Takrolimus: MAJESTY Trial
Rituksimab (RTX)ın primer membranöz nefropatinin (PMN) primer tedavisinde yer almasıyla beraber ‘Obinutuzumab neden olmasın?’ çalışmalarına yeni bir çalışma eklendi. NEJM Haziran sayısında yayımlanan çalışmada MENTOR çalışmasına benzer bir protokol gözleniyor. Bu çalışmada RTX yerine obinutuzumab, kalsinörin inhibitörü (CNI) olarak siklosporin yerine takrolimus etkinliği değerlendirilmiş. MAJESTY, 11 ülkedeki 49 merkezde çok uluslu, randomize, açık etiketli, faz 3 bir klinik çalışma olarak planlanmış, 142 hasta çalışmaya dahil edilmiş.
Çalışmada;
-Dahil edilme kriterleri, biyopsi ile doğrulanmış PMN hastalarında optimize edilmiş destekleyici tedaviye rağmen devam eden nefrotik düzeyde proteinüri (en az 3 ay boyunca uPCR ≥5 g/g veya en az 6 ay boyunca uPCR ≥4 g/g) ve eGFR ≥40 mL/dk/1,73 m² olarak belirlenmiş.
-Daha önce immünsupresif tedavi görmüş hastalar, CNI veya siklofosfamid tedavisi alalı en az 6 ay, RTX tedavisi alalı ise en az 9 ay geçmiş olması ve geçmişte RTX veya CNI’ye direnç göstermemiş olmaları koşuluyla çalışmaya dahil edilmiş. Diğer dışlama kriterleri spontan remisyon bulguları, diyabet veya ikincil MN varlığı olarak belirlenmiş.
-Hastalar 1:1 randomizasyon sonrası açık-etiketli tedavi protokolüne alınmış. Obinutuzumab 1. gün, 2. hafta, 24. hafta ve 26. haftada 1000 mg IV veya takrolimus (başlangıç dozu 0,05 mg/kg/gün, 2 doza bölünmüş olarak, hedef minimum konsantrasyon 5–7 ng/mL) kollarında hastalar takip edilmiş.
-Primer sonlanım noktası olarak 104. haftada tam remisyon (TR) kabul edilmiş ve şu şekilde tanımlanmış: 24 saatlik idrar toplamasında uPCR ≤0,3 g/g olması, VE böbrek fonksiyonunun stabil olması (eGFR, başlangıç değerinin ≥%85’i), VE arada herhangi bir olayın (kaçış tedavisi, tedavi başarısızlığı, çalışmadan erken çekilme) olmaması.
-Sekonder sonlanım noktaları hiyerarşik olarak 1. 104. haftada genel remisyon
(Tam veya parsiyel remisyon) > 2. 76. haftada tam remisyon > 3. eGFR'de kalıcı ≥%30 azalmaya kadar geçen süre (En az 4 hafta arayla ölçülen ardışık 2 değerde doğrulanmış) > 4. Tam remisyonun süresi > 5. PROMIS Yorgunluk (Fatigue) T-Skorundaki değişim şeklinde belirlenmiş.
-Hastalar dört zaman aralığında önceden belirlenen yanıtsızlık kriterlerine göre değerlendirilmiş ve tedavi değişiklikleri yapılmış. Bu durum kaçış tedavi protokolü olarak belirlenmiş. Tablo 1’de özetlenmiştir.
Tablo 1. Takip zamanlarına göre yapılan tedavi değişiklikleri
|
Zaman Noktası |
Yanıtsızlık Kriteri |
Ne Olur? |
|
24. Hafta |
uPCR hâlâ >3,5 VE başlangıca göre <%25 azalmış |
💊 TAC kullanıyorsa: OBI'ye geçilir (toplam 4 doz) ve TAC kesilir. 💉 OBI kullanıyorsa: Otomatik değişiklik yapılmaz (kararı hekim verir). |
|
52. Hafta |
uPCR hâlâ >3,5 VE başlangıca göre <%50 azalmış |
💊 TAC kullanıyorsa: OBI'ye geçilir (toplam 4 doz) ve TAC kesilir. 💉 OBI kullanıyorsa: Otomatik değişiklik yapılmaz (kararı hekim verir). |
|
52. haftadan sonra |
Relaps (önceden remisyon sağlandıktan sonra uPCR >3,5 olması) |
💊 TAC kullanıyorsa: 2 doz OBI uygulanır (TAC zaten protokol gereği kesilmiş durumdadır). 💉 OBI kullanıyorsa: 2 doz OBI uygulanır. |
|
60. haftadan önce herhangi bir zamanda |
İki kez TAC doz azaltılmasına rağmen kreatinin başlangıç değerine göre %30'dan fazla artması |
💊 TAC kullanıyorsa: OBI'ye geçilir (toplam 4 doz) ve protokol gereği TAC kesilir. |
Sonuçlarda;
- Çalışmada, obinutuzumab etkinliği için hedeflenen primer sonlanım noktasını ulaşılmış: 104. haftada, obinutuzumab grubundaki hastaların %37’si tam remisyona ulaşmışken, takrolimus grubunda bu oran sadece %6 bulunmuş (p<0,001).
- Ana sekonder sonlanım noktaları açısından: 104. haftada genel remisyon oranı %51’e karşı %13 (P<0,001) ve 76. haftada tam remisyon oranı da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş (%44’e karşı %14). Takrolimus tedavisi gören ve TR/PR elde etmiş hastalar, 52. haftada ilacın kademeli olarak kesilmesinden sonra çok sık nüks etmiş.
- Devam eden eGFR düşüşü sonlanım noktasında herhangi bir fark gözlenmemiş (her iki grupta da %6; HR 1,10, %95 CI 0,18-6,61); bu noktada hiyerarşik testler durdurulmuş.
- İmmünolojik yanıt değerlendirildiğinde; başlangıçta yüksek anti-PLA2R otoantikor düzeylerine sahip hastalar arasında, 104. haftada immünolojik remisyon, obinutuzumab ve takrolimus gruplarındaki hastaların sırasıyla %69’unda ve %13’ünde görülürken, başlangıçta anti-PLA2R otoantikor düzeyleri düşük olan hastalar arasında da obinutuzumab ile immünolojik remisyon ve tam remisyon oranlarının daha yüksek olduğu benzer bir eğilim gözlenmiş.
- Takrolimus grubunun %61’i kaçış kriterlerini karşıladığı için obinutuzumab tedavisi almış. Obinutuzumab grubunda ise %28 hastanın kaçış kriterlerini karşıladığı görülmüş. Ancak orijinal gruplarda ve ardından kaçış gruplarında verilen toplam obinutuzumab dozlarına ilişkin veriler rapor edilmemiş. Obinutuzumab grubundaki 70 hastadan sadece 2'si, tedavi başarısızlığı nedeniyle ek bir glukokortikoid olmayan immünsupresan tedavisine başlamak zorunda kalmış.
- Açık etiketli tedavi dönemi boyunca görülen advers olayların sıklığı, iki deneme grubunda da benzer olarak görülmüş. 3. Derece veya daha yüksek dereceli advers olaylar, obinutuzumab grubunda 16 hastada (%22) ve takrolimus grubunda 13 hastada (%19) bildirilmiş.
Sonuç olarak bu çalışma ile obinutuzumabın takrolimusa göre erken ve güçlü immünolojik yanıt sağladığı ve remisyon ve relaps oranlarını daha iyi kontrol ettiği aşikar. Ancak obinutuzumabın RTX’a karşı etkinliğinin değerlendirilebilmesi için -birebir çalışma olmadığından- bu çalışmanın MENTOR çalışması ile birlikte irdelenmesi gerekiyor. MAJESTY çalışması birinci basamakta obinutuzumab mı RTX mi sorusuna cevap vermese de yüksek antikor düzeyi olan hastalarda ya da RTX yanıtsız hastalarda, obinutuzumabın tercih edilebileceğini öngörüyor. Bunun yanında kombinasyon tedavilerinin de nefrologlar tarafından sıklıkla kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda (böylece hastaların remisyon süreleri uzuyor) obinutuzumabın RTX yerine kullanılabileceğinin mevcut verilerle çok erken bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum.
Hazırlayan:Doç. Dr. Didem TURGUT, 08.07.2026
(Fervenza FC, Hou FF, Hao CM, Kirsztajn GM, Gesualdo L, Hryszko T, Pisani A, Roccatello D, Bomback AS, Rae J, Barmaki F, Berisha E, Schindler T, Omachi TA, Garg JP, Malvar A; MAJESTY Trial Investigators. Obinutuzumab or Tacrolimus in Primary Membranous Nephropathy. N Engl J Med. 2026 Jun 5. doi: 10.1056/NEJMoa2602678.))
KBH ile İlişkili Osteoporozun Tedavisinde Çözülememiş Sorunlar: Mitler, Gerçekler ve Klinik Gri Alanlar
Kronik böbrek hastalığına bağlı mineral ve kemik bozukluğu (KBH-MKB), KBH’da ve böbrek nakli sonrasında iskelet kırıklarının başlıca nedenlerinden biridir. Mineral metabolizmasındaki bozukluklar, KBH erken dönemlerinde başlamakta ve hastalık ilerledikçe devam ederek, böbrek yetmezliği gelişmeden önce bile ortaya çıkabilen belirgin derecede artmış kırık riskine yol açmaktadır. KBH'de kemik kırılganlığı; primer osteoporoz, sekonder nedenler ve KBH'ye özgü kemik döngüsü ile mineralizasyon bozukluklarının etkileşimi sonucunda gelişmektedir.
KBH'ye bağlı kemik hastalığı ve böbrek nakli sonrası kemik kaybı, yalnızca kemik mineral yoğunluğundaki (KMY) azalma ile değil, aynı zamanda trabeküler ve kortikal mikroarkitektürdeki bozukluklar, kollajen özelliklerindeki değişiklikler ve kemik mineral kompozisyonundaki anormalliklerin yol açtığı kemik kalitesindeki bozulma ile de karakterizedir. Böbrek nakli sonrasında uygulanan immünsupresif tedavi, iskelet kırılganlığını daha da artırmaktadır. Bu nedenle güncel kılavuzlar, tanı ve tedavide bütüncül bir yaklaşımın gerekliliğini vurgulamak amacıyla KBH ile ilişkili osteoporoz terimini benimsemiştir.
Tanı süreci halen güçlükler içermektedir; çünkü KMY ölçümü tek başına, kırık riskini ve tedavi yanıtını önemli ölçüde etkileyen kemik döngüsü ve mineralizasyon bozukluklarını yeterince yansıtamamaktadır. Kemik biyopsisi değerlendirmede altın standart olmaya devam etmekle birlikte, sınırlı uygulanabilirliği nedeniyle özellikle böbreklerden temizlenmeyen kemik döngüsü belirteç (BTM)’lerinin kullanımına olan ilgi artmıştır. Paratiroid hormonunun, BTM'lerle birlikte değerlendirilmesi, kemik döngüsü durumlarının daha doğru ayırt edilmesini sağlayarak bireyselleştirilmiş klinik karar verme sürecini desteklemektedir. Pratik bir yaklaşım; KBH-MKB biyokimyasal parametrelerinin, BTM eğilimlerinin ve başlangıç ile izlem görüntüleme bulgularının birlikte değerlendirilmesine dayanabilir.
İleri evre KBH'de tedavi yönetimi daha da karmaşık hale gelmektedir; çünkü bu hastalarda kırık riski yüksektir ve osteoporoz tedavilerine ilişkin kanıtlar sınırlıdır. Antirezorptif, osteoanabolik ve çift etkili ajanlar, kemik modellemesi ve yeniden şekillenmesi üzerinde farklı etkiler gösterir ve bu durum etkinlik ile güvenlilik açısından önemli sonuçlar doğurur. Son yıllarda önemli ilerlemeler kaydedilmiş olmasına rağmen, en uygun tedavi stratejileri konusunda hâlen bir görüş birliği bulunmamaktadır. Ayrıca ardışık ve kombinasyon tedavileri, ileri evre KBH hastaları ile böbrek nakil alıcılarında yeterince araştırılmamış olup, bu alanda güçlü klinik kanıtlara ihtiyaç devam etmektedir.
Bu derlemenin temel amacı, KBH’ya bağlı osteoporozun tanı ve tedavisinde hâlâ çözülememiş tartışmalı konuları ele almak ve mevcut kanıtlar ışığında klinisyene pratik bir yaklaşım önermektir. Bu yaklaşım temel olarak "KBH'li hastalarda osteoporoz, primer osteoporoz gibi değerlendirilmemelidir; kemik döngüsü, mineral metabolizması ve kırık riski birlikte değerlendirilmelidir." şeklinde vurgulanmıştır. Artık günümüzde KBH-MKB ile osteoporoz birlikte ele alınmaktadır. Klasik "renal osteodistrofi" kavramı yetersiz kalmaktadır. 2025 KDIGO uzlaşı toplantısından sonra "KBH ile ilişkili osteoporoz" kavramının kullanılmasının daha doğru olduğu belirtildi. Çünkü kırık riski yalnızca kemik mineral yoğunluğuna değil; kemik döngüsüne, mineralizasyona, kemik kalitesine, kollajen yapısına, trabeküler ve kortikal mikroarkitektüre bağlıdır. Bu nedenle tanıda DXA tek başına yeterli değildir. KMY (DXA) ölçümü yalnızca kemik miktarını gösterir. Ancak KBH'de kırıkları belirleyen esas sorun çoğu zaman düşük veya yüksek kemik dönüşümü mineralizasyon bozukluğu kemik kalitesindeki bozulmadır. Bu nedenle yalnızca T skoru ile karar verilmesini doğru değidir. Kemik biyopsisi altın standarttır ama pratik değildir. Kemik biyopsisinin hâlâ en doğru yöntem olduğu kabul ediliyor. Ancak; invaziv olması az merkezde yapılabilmesi nedeniyle günlük pratikte uygulanması zordur. Bu nedenle biyopsi yerine; PTH, BALP, TRAP5b, PINP gibi kemik döngü belirteçlerinin birlikte değerlendirilmesi önerilmektedir. Tedavi DXA'ya göre değil, kemik turnover durumuna göre seçilmelidir. Düşük turnover (adinamik kemik) kemik hastalığında; anabolik ilaçlar Teriparatid, Abaloparatid daha uygun olacaktır. Yüksek turnover kemik hastalığında ise; önce sekonder hiperparatiroidizm düzeltilmeli, ardından gerekiyorsa bisfosfonat, denosumab gibi antirezorptif tedavilere geçilmelidir. Denosumab kullanım avantajları; GFH'den etkilenmez, böbrekte birikmez, KMY'yi belirgin artırır. Ancak; özellikle evre 4–5 KBH ve diyaliz hastalarında şiddetli hipokalsemi riski vardır. Bu nedenle; kalsiyum, aktif D vitamini, PTH yakından takip edilmelidir. İlacın kesilmesinden sonra ciddi rebound kırık riski oluşabileceği de unutulmamalıdır. Romosozumab ve yeni ilaçlar; umut verici görünmektedir. Çünkü aynı anda kemik yapımını artırırken; kemik yıkımını azaltmaktadır. Ancak ileri evre KBH'de yeterli çalışma olmaması kısıtlamasıdır. Geleceğin tedavisi; tek ilaç yerine ardışık (sequential) tedavi olarak görülmektedir. Örneğin; Teriparatid, Denosumab, Bisfosfonat şeklinde planlanan ardışık tedavilerin daha başarılı olabileceği düşünülmektedir. Ancak KBH hastalarında bununla ilgili veri henüz çok azdır.
Sonuç olarak; tedavi algoritması (Şekil 1); KBH’da kırık riski değerlendirilmeli, DXA yapılmalı; olası vertebra kırığı araştırılmalıdır. PTH ve kemik turnover belirteçleri değerlendirilerek KBH-MKB düzeltilmelidir. Turnover durumuna göre ilaç seçilmelidir. BTM ve görüntüleme ile yıllık takip yapılarak; gerektiğinde ilaç değiştirilmeli veya ardışık tedaviye geçilmelidir. Bu derleme; KBH'da osteoporoz tedavisinde bakış açısı değişikliğini 2025 KDIGO önerileri ile uyumlu olarak önermektedir. KBH'li hastalarda osteoporoz tedavisi yalnızca DXA sonucuna göre planlanmamalıdır. Tedavi; KBH-MKB bulguları, PTH, kemik döngüsü belirteçleri (BTM), görüntüleme yöntemleri ve hastanın klinik özelliklerinin birlikte değerlendirilmesiyle bireyselleştirilmelidir. Ayrıca ileri evre KBH ve böbrek nakli hastalarında mevcut kanıtlar yetersiz olduğu için daha fazla prospektif klinik çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Şekil 1. Kırık riski, kemik döngüsü ve tedavinin periyodik olarak yeniden değerlendirilmesini temel alan KBH ilişkili osteoporoz yönetimi için önerilen algoritma

Hazırlayan:Prof. Dr. Ebru GÖK OĞUZ, 12.07.2026
(Giuseppe Cianciolo , Antonio Bellasi , Sandro Giannini , Maria Fusaro , Carlo Alfieri, Simona Barbuto. Unsolved Issues in Managing CKD-Associated Osteoporosis: Myths, Facts, and Clinical Grey Zones. Kidney 360. 2026 Jul 1. doi: 10.34067/KID.0000001303.))
Kubilin Varyantlarına Bağlı Proteinürinin Klinik Seyri: Geniş Kapsamlı, Çok Merkezli Bir Pediyatrik Kohort
CUBN genindeki varyantlar; tipik olarak parenteral B12 vitamini tedavisine yanıt veren çocukluk çağı başlangıçlı megaloblastik anemi ile seyreden ve B12 vitamininin selektif intestinal malabsorpsiyonu ile karakterize nadir bir otozomal resesif bozukluk olan Imerslund-Gräsbeck sendromu (IGS) ile ilişkilendirilmiştir. Hafif proteinüri sıklıkla görülmekle birlikte her zaman mevcut değildir. CUBN varyantları ayrıca; hipoalbüminemi veya böbrek fonksiyon bozukluğu olmaksızın sub-nefrotik düzeyde proteinüri ile karakterize kronik benign proteinürinin (PROCHOB) nadir bir nedeni olarak tanımlanmıştır. IGS'ye yol açan varyantlar çoğunlukla kubilinin N-terminal bölgesinde yer alırken, daha yakın tarihli çalışmalar PROCHOB tablosu gösteren bireylerde C-terminal alanındaki varyantları da tanımlamıştır. Yayınlanmış sınırlı sayıdaki kohort çalışmasına dayanarak, CUBN varyantlarına bağlı proteinüri genellikle iyi bir prognozla ilişkilendirilmiştir.
Bu çok merkezli çalışmada, kalıcı proteinürisi ve CUBN varyantı olan 48 hasta, ayrıntılı genotip ve fenotip tanımlamalarıyla birlikte değerlendirilmiştir.
Bu retrospektif ve çok merkezli çalışma; proteinüri nedeniyle genetik test yapılan, CUBN varyantı taşıdığı saptanan ve klinik verileri eksiksiz mevcut olan hastaları kapsamış. Türkiye'deki 15 pediatrik nefroloji merkezinden klinik veriler toplanıp, çalışmada 48 hasta, ortanca 2,9 (0,84–7,8) yıl (aralık: 0,2–18,8) süren bir takip dönemi boyunca değerlendirilmiş.
Sonuçlara bakıldığında; Kırk sekiz hasta (23 kadın, 25 erkek) mevcut.
Başvuru sırasındaki yaş ortalaması 6,7±4,3 yıl, ortanca takip süresi 2,9 (aralık 0,2–18,8) yıl Hastaların 31'inde (%64,6) akraba evliliği mevcut ve yedi hasta üç aileye mensup.
Kırk beş (%93,8) hasta tesadüfen saptanan persistan proteinüri nedeniyle sevk edilmiş, üç (%6,2) hasta ise ailedeki bir indeks vaka nedeniyle taranmış.
Tüm hastalarda serum albümin, serum kreatinin ve eGFR değerleri normal sınırlar içerisinde.
İdrar analizinde başvuru sırasında veya son kontrolde hematüri saptanmamış.
Başvuru sırasında ortalama idrar pro/cre oranı 1,2±0,6 mg/mg (aralık 0,4–2,1).
Ortalama 24 saatlik idrar protein atılımı 18,7±8,2 mg/m²/saat (aralık 190–1175 mg/gün) olup, idrar albümin/cre oranı tüm hastalarda ortalama 477,5±184 mg/g (150–860) ile yüksek saptanmış.
İdrar beta-2 mikroglobulin/cre oranı 22 (%45,8) hastada değerlendirilmiş ve ortalama 0,23±0,2 μg/mg değeriyle hepsinde normal sınırlar içerisinde.
Son kontroldeki idrar pro/cre oranı 0,9 ± 0,3 mg/mg (0,3–1,2).
Başvuru sırasında dört hastada (%8,3) nefrotik düzeyde proteinüri saptanmış olup, bu hastaların tamamında son kontrolde proteinüri subnefrotik düzeylere gerilemiştir.
Son kontrolde tüm hastalarda nefrotik düzeyin altında proteinüri mevcut ve son uPCR değeri ilk uPCR değerinden daha düşük (p=0,001).
İlk ve son kontroller arasında eGFR ve serum albümin düzeyleri açısından anlamlı bir fark saptanmamış (sırasıyla p=0,15 ve p=0,074).
10 hastada (%20,8) serum B12 vitamini düzeyi düşük; bu düzey, sekiz hastada oral ve iki hastada parenteral B12 vitamini tedavisi sonrasında normal aralıklara yükselmiş.
Oral tedaviye yanıt veren hastalardaki varyantlar C-terminal bölgesine daha yakın konumdayken, parenteral B12 tedavisi gerektiren iki hastadaki varyantlar N-terminal bölgesine daha yakın.
13 (%27) hastaya böbrek biyopsisi yapılmış; ışık mikroskobu incelemesi, FSGS tanısı alan bir hasta dışındaki tüm hastalarda normal patoloji veya minimal artmış mezangial matriks ile negatif immünfloresan bulgular göstermiş.
Genetik sonuçlar
38 hastada (%79,1) homozigot CUBN varyantları, 10 hastada (%20,8) ise bileşik heterozigot varyantlar saptanmış.
Toplam 26 farklı CUBN varyantı tanımlanmıştır. Varyantların 15'i (%57,7) protein zincirini sonlandırmayan (non-truncating), 11'i (%42,3) ise protein zincirini sonlandıran (truncating) nitelikte. Varyant tiplerinin ayrıntılı incelenmesi sonucunda; 15'inin (%57,7) missense, 7'sinin (%27) nonsense, 3'ünün (%11,5) splicing (ekzon birleşme bölgesi) ve birinin (%3,8) frameshift (çerçeve kayması) varyantı olduğu belirlenmiş.
En sık saptanan varyant, 18 hastada tespit edilen c.10102A > G (p.Met3368Val) varyantı olmuş; bu varyant 16 hastada (%88,8) homozigot, 2 hastada (%11,1) ise bileşik heterozigot durumda bulunmuş.
Ekzon dağılımı açısından bakıldığında, en sık etkilenen bölge, p.Met3368Val ve p.Tyr3390Asn gibi tekrarlayan varyantların yer aldığı 63. ekzon olmuş. Sık etkilenen diğer bölgeler arasında 52, 57 ve 31. ekzonlar yer almış. Tespit edilen 26 farklı varyanttan 4'ü (%15,3) N-terminal bölgeye, 22'si (%84,6) ise C-terminal bölgeye daha yakın konumlanmış.
14 ailede segregasyon analizi yapılmış ve tüm ailelerde her iki ebeveynin de heterozigot taşıyıcı olduğu doğrulanmış.
Yorum
CUBN ile ilişkili proteinüriye sahip bu geniş pediyatrik kohortta, zaman içinde böbrek fonksiyonlarının korunduğu ve proteinüri düzeylerinin stabil kaldığı ya da iyileştiği gözlemlenmiştir. Proteinüri genellikle ilerleyici böbrek hastalığı açısından bir risk göstergesi olarak kabul edilse de, CUBN varyantları, böbrek fonksiyonlarının korunduğu ancak kalıcı proteinürinin eşlik ettiği iyi seyirli bir fenotipe yol açabilir; bununla birlikte, bazı olgularda FSGS lezyonları da görülebilir.
Bulgulara dayanarak, şu aşamalı izlem sürecini öneriliyor: (1) asemptomatik proteinürisi ve normal böbrek fonksiyonu olan seçilmiş çocuklarda erken genetik tarama, (2) eGFR ve proteinürinin periyodik olarak değerlendirildiği konservatif izlem ve (3) klinik açıdan uygun görüldüğünde ACEi/ARB tedavisinin kesilmesinin yeniden değerlendirilmesi. Bu yaklaşımı doğrulamak, ideal izlem aralıklarını ve tedavi eşiklerini belirlemek, ayrıca maliyet-etkinlik ve hasta odaklı sonuçları değerlendirmek amacıyla prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hazırlayan:Prof. Dr. Mustafa KOYUN, 08.07.2026
(Cicek N, Alavanda C, Pınarbası AS, Inal A, Atmıs B, Kezer S, Kara MA, Akaci O, Pul S, Hatipoglu S, Yildirim ZNY, Agbas A, Leventoglu E, Girisgen I, Kaya M, Nurdag NS, Guven S, Turkkan ON, Yildiz N, Ata P, Dursun I, Gokce I. Clinical course of proteinuria due to cubilin variants: a large multicenter pediatric cohort. Pediatric Nephrology 2026, 41:2089–2097)