Son günlerde ülkemiz gündemine oturan ve toplumun hemen her kesimi tarafından yoğun şekilde tartışılan kürtaj konusunun çok yönlü sosyokültürel değerlendirmesini bir taraf bırakarak uzmanlık alanımızın gereği olarak kadın yaşamı ve sağlığını ilgilendiren tıbbi yönlerine değineceğiz. Aslında ülkemizde ve diğer gelişmekte olan ülkelerde (Romanya gibi) kürtajın yasak olduğu dönemlerle yasağın kaldırıldığı dönemlerdeki akut böbrek hasarı (akut böbrek yetmezliği) oranlarına ve klinik sonuçlarına bakmak sağlıklı bir yaklaşım için yeterli olacaktır.
Kürtajın yasak olduğu dönemlerde istenmeyen gebeliklerin uygun olmayan koşullarda ehil olmayan kişiler tarafından yasa dışı olarak sonlandırılma girişimleri sık rastlanan mediko-sosyal sorunlar arasındaydı. Bilimsel veriler, bu durumun pek çok genç kadının ölümü ve/veya sakatlanması ile sonuçlandığını ortaya koymuştur. Asepsi ve antisepsi koşullarından uzak olarak evde süpürge çöpü, yün eğirme şişi, tavuk tüyleri veya ağaç dalları gibi akıl almaz araçlarla kendi kendilerine veya uygun tıbbi koşul ve denetimin olmadığı ortamlarda kötü niyetli kişiler tarafından yapılan kriminal abortus girişimleri sepsisle sonuçlanabilen ciddi infeksiyonlarına yol açmıştır. Sepsis vakalarında birçok organ yanı sıra böbreklerin de etkilenmesi sık görülen bir durumdur.
Kürtajın yasak olduğu 1983 öncesi dönemde çalışan ilgili hekimlerin hatırlayacağı gibi akut böbrek yetmezliğinin en önemli nedenlerinin başında obstetrik durumlar, özellikle de septik abortus gelmekteydi. İstenmeyen bir gebeliğin yasa dışı olarak sonlandırılması utanç verici ve gizli bir olay olarak algılandığı için vakaların zamanında hekime ve sağlık kuruluşlarına başvurularının gecikmesi, vakaların pek çoğunun çoklu organ etkilenmesi aşamasında tanı alması, sağlık hizmeti sunumundaki alt yapı yetersizlikleri nedeniyle pek çok kadın ya sakat kalmış ya da yaşamını yitirmiştir. Diyaliz olanaklarının hem sayısal, hem de nitelik olarak yetersizliği septik abortus sonrasında gelişen akut böbrek yetmezliği vaklarındaki yüksek mortaliteye katkıda bulunmuştur.
1983 yılında yapılan yasal düzenleme ile kürtaj yasağı kaldırılmış ve abortus işleminin hastanelerde uygun tıbbi koşullarda yasal bir işlem olarak yapılması sonucu ürogenital infeksiyon, sepsis ve bunlarla ilgi akut böbrek yetmezliği vakalarında belirgin azalma olmuş, morbidite ve mortalite oranları düşmüştür. Bu iyileşmede erken tanı ve etkin tedavi yanı sıra diyaliz olanaklarının gelişmesinin de katkısı unutulmamalıdır. Bu dramatik değişim o döneme tanıklık eden birçok kadın doğum uzmanının, dahiliyecinin ve nefroloğun önemli bir gözlemidir. Ayrıca, ülkemizin önde gelen nefroloji merkezlerinde yapılan klinik çalışmalar ve bunlara ilişkin yayınlar da yasal düzenlemeden sonraki yıllarda gebelerde görülen septik abortusa bağlı akut böbrek yetmezliği oranlarının çok azaldığını, morbidite ve mortalitesinin düştüğünü kanıtlar niteliktedir. Benzer durum, diğer gelişmekte olan ülkelerde de yaşanmıştır.
Sonuç olarak, toplumun birçok kesimini ilgilendiren kürtaj konusundaki yasal düzenlemeleri yaparken kürtajın yasak ve serbest olduğu dönemlerde yaşanan tıbbi ve sosyal olayların iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ülkemizdeki geçmiş dönem deneyimlerinin ve evrensel ölçekteki bilimsel verilerin göz önünde tutulmasının hem genç bireylerin, hem de toplumun yararına olacağı açıktır. Konunun bilimsel ortamlarda çok yönlü olarak tartışılmasının ve yapılacak yasal düzenlemelerin bilimsel gerçek ve doğrulara dayandırılmasının pek çok genç kadının sakatlık ve ölüm oranlarının azaltılmasına katkı sağlayacağı kanısını taşıyoruz.
TÜRK NEFROLOJİ DERNEĞİ
YÖNETİM KURULU